Translate

5 Temmuz 2013

Gözetleme Kulesi

En güvenli yer aile mi?

Pelin Esmer imzalı Gözetleme Kulesi, ana akım sinema öykülerinin aksine sadece ailedeki tecavüzcü erkeği deşifre etmekle kalmıyor, kahramanı Seher'in şahsında annelik dayatmasını da sorguluyor.

Mehtap Doğan

Yönetmen Pelin Esmer'in adını ilk kez 2005 yılında gösterime giren Oyun adlı belgeseli sayesinde duymuştum. Mersin'in bir dağ köyünde yaşayan dokuz kadının, kendi hayat hikâyelerine dayanan bir oyun yazıp oynamaları ve bu süreçte geçirdikleri değişimi konu alan film, bir çok ulusal ve uluslararası festivalde ödül kazanmıştı. Esmer, aynı başarıyı yönetmenliğini, senaristliğini, yapımcılığını ve kurgusunu üstlendiği "11'e 10 Kala" adlı sinema filmiyle de elde etti. Çektiği son filmi Gözetleme Kulesi'yle ise başta feministler olmak üzere pek çok kadının gönlünü fethetti. 


Suçluluk duygusundan mustarip iki karakteri, Tosya'nın ıssız ortamında buluşturan ve bizlere kutsallaştırılan aile kurumunu, yüceltilen annelik duygusunu sorgulatan Gözetleme Kulesi'ni, kürtaj yasağının gündeme oturduğu, tecavüze uğrayan Nevin Yıldırım'ın devlet tarafından doğurmaya zorlandığı bir dönemde izledim. Film beni öyle heyecanlandırdı ki aynı gece Pelin Esmer'e yaptığı işi, yarattığı güçlü kadın karakterini çok kıymetli bulduğumu ve buluşup film üzerine konuşmak istediğimi yazmıştım. Nihayet, 20 Nisan Cumartesi günü Sosyalist Feminist Kolektif'in Taksim'deki mekanında filmin gösterimi ve ardından Pelin'le bir söyleşi yapmak üzere bir araya geldik. Türkiye'deki Seher'lerle Nihat'lar üzerine güzel bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kutsal şiddet yuvası: aile

Başrolleri Olgun Şimşek ve Nilay Erdönmez'in paylaştığı Gözetleme Kulesi, Pelin Esmer'in ikinci uzun metraj filmi. Sinemanın kadın emekçilerine en iyi yönetmen, en iyi kadın oyuncu, en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerini getiren film, bir gözetleme kulesine bekçi olarak sığınan Nihat ile, otoyol kenarındaki küçük bir otogarda hostes olarak çalışan Seher'in başkalarından kaçarken birbirleriyle çarpışmalarını konu alıyor. En emniyette hissettiğimiz yerin bir anda cehenneme, en tehlikeli gördüğümüz yerin ise bir sığınağa dönüşebileceğini gösteren film, kadınları köşeye sıkıştıran ataterkil toplumun dayattığı kökleşmiş pek çok kadınlık halini de açığa çıkarıyor. Üniversitede edebiyat okurken güvenli olduğu için "aile" yanına yerleştirilen Seher'in aradığı güveni hiç de tekin olmayan bir otogarda bulması, tecavüz eden dayısını referans göstererek emniyetsiz görünen bir yerde kendisine emniyetli bir alan yaratması, istememesine rağmen inadına büyüyen göbeğini saklama çabaları seyircinin kutsal aile, ensest, taciz, tecavüz, kürtaj gibi pek çok konuyu sorgulamasını sağlıyor. 

Filmde başından sonuna kadar kadın karakterin güçlü gösterilmesi, başına gelenlerden kadının sorumlu tutulmayışı, tecavüze uğrayanın değil tecavüz edenin sorgulanması, doğurduğu çocuğu terk eden, emzirmek, bakımını üstlenmek istemeyen anneyi "vicdansız", tecavüze uğrayan, hamile kalan kadını "namussuz" olarak yansıtmaması gibi pek çok ayrıntı ile film yerli sinemadaki diğer örneklerden kolayca ayrışıyor. Pelin Esmer neden böyle bir meseleyi konu edindiğini ise şöyle açıklıyor: "Otobüsle çok sık seyahat ederim. Hosteslerin anons yaparkenki sesi öyle bir sestir ki makine mi, gerçek mi ayıramazsınız. Mikrofonu ellerinden bıraktıkları andaki seslerini merak ettim. Bu kızın son anonsu olsa dedim ve oradan yola çıktım. Bir şekilde o kızı kamyonların geçtiği bir yolda gördüm ve hikayeyi yazmaya başladım. Bir kadına yaşatabileceğim en dramatik şeylerden biri annelikti. Vicdan meselelerine takılmıştım ve çelişkilerle baş edebilmenin yolunu arıyordum. Burada çok büyük bir çelişkiyi sorgulatabileceğimi hissettim. Benim derdim vicdandı ama annelik üzerinden anlatmayı tercih ettim. Ensest oranları ülkelere göre değişse de tecavüz oranları değişmiyor. Aile gibi kutsal, sorgulamasız en emniyetli olan yerin ne kadar emniyetsiz olabileceğini ya da bir adamın otogarında emniyetin bulunup yola devam edilebileceği göstermek istedim. Kızın tecavüzüne uğradığı dayısının referansını kullanarak işe girmesi, kaçtığımız yerlerin emanet kelimesiyle nasıl güvenli yerlere dönüşebileceğini göstermek adına önemliydi. Bu iki yüzlülük beni buraya itti."


Kadınlara rahat mı batıyor?

İki ana karakter üzerinden vicdan, emniyet, suçluluk, kadınlık, aile, mücadele gibi pek çok kavramın irdelendiği filmin en cesur sahnelerinden biri Seher'in annesiyle buluşma sahnesiydi. Ailesi tarafından emniyetli ellere teslim edilen Seher'in "beni emniyetiniz sikti" isyanına annenin verdiği tepki, derin sessizliği, babanın karşısındaki çaresizliği, mücadelesizliği ve anneyi canlandıran Laçin Ceylan'ın müthiş performansı gerçek hayatta tanık olduğumuz bir anmış hissi yaratıyor. Filmde de gerçeklerin üstü kapatılıyor, dayı annenin durumu kabullenişiyle birlikte "temize çıkıyor"… Kızının ayrı eve çıkmak istemesinden, otogarda kalmasından, çalışmasından rahatsızlık duyan annenin "sana rahat mı batıyor", "dört bekar kızın evi olursa giren çıkan belli olmaz" sözleriyle de toplumun kadına bakışına bir gönderme daha yapılıyor. 

Ailesinden beklediği desteği alamayan Seher, çocuğunu bir otogar ambarında tek başına doğurmak zorunda kalıyor. Bu köhne odada savruluşu, ensesinden boşalan soğuk ter, acıdan kıvranışı, yalnızlığı, çaresizliği daha önce görmediğimiz tecavüzü bize anımsatıyor. Sinemada ilk oyunculuğu olmasına rağmen oldukça başarılı bir performans sergileyen Nilay Erdönmez'in doğum sahnesini bu kadar gerçekçi canlandırması tesadüf değil. "Neredeyse ben bile hamile olduğuna inanacaktım" diyen Pelin Esmer bu sahneye nasıl hazırlandıklarını şöyle anlatıyor: 

"Senaryo aşamasında bir jinekologla çalıştım. Nilay'la doğum izledik. Kendi evinde ve bu şekilde doğum yapmış bir kadınla tanıştık. Bize o anı canlandırmasını istedik. Nilay film için, diyetisyen kontrolünde 10 kilo aldı. O sahnedeki en büyük destekçim bebeğin annesiydi ve bir ebeydi. Günde on defa doğum yaptıran bir kadınla o sahneyi çekmek benim için çok büyük bir şanstı. Özellikle erkek seyirciler doğum sahnesinde çok zorlandılar ve sahne bir an önce bitsin istediler. Bu sahne benim için biraz da tecavüz sahnesiydi. Bir köpek ya da kedi doğurmak için kendisine yer arar ve doğru yeri bulur ya öyle bir şey hayal ettim. Bu yüzden öyle bir mekan seçtim. Hem duyulmayacak hem yalnız olacak hem de iz bırakmayacaktı."

 

Kadın istemese de… 

Tecavüze uğrayan kadının doğurduğu bebeği bir anda kabullenmesi, emzirince dünyasının değişmesi, ona bağlanması, sahiplenmesi, bakımını üstlenmesi, kol kanat germesi gibi Türk sinemasından alışık olduğumuz pek çok klişeye bu filmde rastlamak mümkün değil. Aksine, Seher de tıpkı Nevin Yıldırım gibi doğurmak zorunda kaldığı çocuğunu görmeyi reddediyor. Seher doğum sahnesinde bebekle hiç göz teması kurmuyor. Onu bir çeşmenin yanına bırakıp otogardan uzaklaşıyor. Ancak bu ana Nihat tanık oluyor ve bitkin haldeki Seher'i gözlerden ırak gözetleme kulesine götürüyor. Seher'in bebekten kurtulmasını dilediğiniz hatta "İnşallah bebek ölmüştür" bile dediğiniz bir anda Nihat bebeği Seher'in bıraktığı yerden alarak kuleye getiriyor. Emzirmeyi, giydirmeyi, yıkamayı, uyutmayı, korumayı dayatıyor. Seher’in ölüme terk ettiği çocuğunu kurtararak kendi vicdanını rahatlatmaya çalışan Nihat, Seher ile çocuğunu kendi karısı ve çocuğu yerine koymaya başlıyor. Film boyunca kaderine direnen Seher'in özgürleşme çabasının bir erkek tarafından son bulmasına ilişkin eleştirileri de Pelin Esmer şöyle cevaplıyor: "Onu bir sığınma ya da zayıflık olarak görmedim. Her ikisi de farklı sebeplerden dolayı vicdan meseleleriyle ilgili bir savaş veriyor ve birbirleri hakkında başka kimsenin bilmediği çok temel bilgiye sahipler. Bu iki insanların yola devam ederken birbirlerine dokunmadan değil dokunarak geçmelerini tercih ettim. Müdahale gibi gördüğümüz bazı şeylerin yol almadan önce bize soluklanma fırsatı tanıyabileceğini düşünüyorum. Burada da Seher'in kararına kalmış bir yerde bıraktım. Seher'in hayatı boyunca sırtında taşıyacağı çok ağır bir bavulu var. Bavulunu ara sıra yere koyup nefes alması lazım. Bu nefesi veren eğer Nihat'sa benim için bir sakıncası yok…"

Mutlu son!

Zaten finale doğru olan bol diyaloglu şimşek sahnesinde Pelin Esmer, kadının safında olduğunu bir kez daha gösteriyor ve Seher'e, "doktora da gittim, geç kalmışsın dediler", "bana sordun mu bebeği getirirken" gibi cümleler kurdurtarak erkek egemen sistemi sorgulatıyor. Esmer, "Keşke her kadın isteyerek doğursa ama böyle bir şey yok ne yazık ki... Seher çocuğun yüzüne bile bakmadım diyor, bunun bir nedeni var. Niye bakmıyor? Kendini korumak için, korkuyor çünkü bağlanmaktan… Kendim tecrübe etmememe rağmen fiziksel temasın etkili olduğunu düşünüyorum. Adama karşı en büyük kızgınlığı da onu emzirtmesini istemesinden kaynaklanıyor." Kürtaj tartışmalarının film bittikten çok kısa bir süre sonra çıktığını söyleyen Esmer, "Biraz daha önce çıksaydı ben o diyalogları yazamazdım" diyor. 

Filmin sonunu yazmayalım elbette, zaten Esmer de filmin finalini herkesin hayal gücüne bırakıyor. Aslında filmde sonuçtan öte sonuca götüren nedenler çok daha etkileyici. Seher'in tecavüzle yıkıma uğramaması, kaderci davranmaması, ailesine sığınmak yerine evinden uzaklaşması, dayısının referansıyla bulduğu işte kendisine güvenli bir alan yaratması gibi pek çok ayrıntıyla, başına gelenlerden Seher'in değil sistemin sorumlu olduğu mesajı veriliyor. İzleyenlere tecavüze uğrayan kadın değil tecavüz eden erkek suçlu dedirtiyor.


4 Temmuz 2013

Gezi Günlüğü

BU DAHA BAŞLANGIÇ!

27 Mayıs

"Kepçe girdi, ağaçları sökecekler!"

28 Mayıs'tan bu yana Gezi'deki ağaçlara sahip çıkmaya çalışan bir grup "marjinal"den birisiyim. Tarlabaşı, üçüncü köprü, AVM'ler, lüks oteller, yayalaştırma projesi derken sıra Gezi Parkı'na geldi. Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi kapsamında, yol inşaatı yapımı sırasında, yüklenici firmaya ait iş makineleri, Gezi Parkı'nın Asker Ocağı Caddesi'ne bakan duvarın bir kısmını 27 Mayıs gecesi, saat 23:00 sıralarında yıktı. Tarihe geçecek direnişin öyküsü sosyal medyaya düşen "kepçe girdi, ağaçları sökecekler" cümlesiyle başladı. Bizleri harekete geçiren Facebook ve Twitter'da paylaşılan bu cümle oldu. Projeye başından beri karşı çıkan Taksim Dayanışması Grubu, yıkımı fark edince Gezi Parkı'nda toplanma ve eylem çağrısı yaptı. 'Gezi Parkı için nöbetteyiz' yazılı bir pankart açıldı ve yaklaşık 30 kişilik grup, çadır kurarak beklemeye başladı.


27 Mayıs sabahı ben yoktum ama arkadaşlarım oradaydı. Dozerin önüne barikat kurarak, ağaçlara çıkarak ya da sarılarak kesimi engellemek istediler. Polis önce kalkanlarıyla sonra da biber gazıyla oradakilere müdahale etti. Direnişin sembolü olan 'Kırmızılı Kadın' fotoğrafı da o gün çekildi. 





BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, kendisini iş makinesinin önüne atarak kazıyı engellemeye çalıştı. Polis barikatını aşıp çalışan dozerlerin önüne geçen Önder’e CHP milletvekili Gülseren Onanç da katılınca, operatör çalışmaya son verdi. Önder “Neoliberal sistemin dini imanı yok. Muhafazakarız diyorlar, Fatih'in fermanını hatırlasınlar: 'Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim' demiş. Bu ağaçları kestirmeyeceğiz. Fakir fukaranın para vermeden gelip gölgesinde oturacağı üç tane ağaç var. Bütün sivil toplum örgütlerini buraya davet ediyorum. Taksim'de bundan başka ağaç gölgesi var mı? Gidin rezidansınızı kendi bahçenizde yapın" dedi. 


Aynı gün saat 19:00'da Gezi Parkı'nda eylem çağrısı yapıldı. Ben 19:00'a kadar sabredemedim, saat 17:00 gibi oradaydım... Gittiğimde çok az insan vardı, yıkılan ağaçları yeniden dikmeye çalışıyorlardı. 



Çok kısa bir süre sonra Gezi Parkı dolmaya, akın akın insanlar gelmeye başladı. Sanırım, ilk gün 1.000'i aşkın kişi vardı. Ellerinde fidanlarla parka giren grup alkışlarla, çevik kuvvet "yuh"larla karşılandı.


O geceyi parkta geçirdik. Soğuk moğuktu ama hayatımda geçirdiğim en güzel günlerden birisiydi. Bandista şarkıları parka pek yakıştı. Şebnem Sönmez, Barbaros Şansal, Mehmet Ali Alabora, Karmete Grubu ve şu anda adını hatırlayamadığım bir dolu sanatçı da destek için oradaydı. 


Kurulan açık kürsüde herkes düşüncelerini paylaştı. Barbaros Şansal'ın "Onlar yanlarındaki ucube karılara baksınlar" cümlesini içeren cinsiyetçi konuşması dışında, o gece canımızı sıkacak hiçbir bir şey yaşanmadı. 



Ortalama 80 kişiyle birlikte Gezi'de sabahladık. Bir grup müzisyenlerle birlikte şarkı söylerken, bir başka grup da güne çok yakışan Ekümünepolis'i seyrediyordu. 


Kentsel dönüşüm masalını, 3. Köprü'yü, küresel kent iddiasını, yaklaşan emlak krizini, TOKİ'nin icraatlarını, mahalleleri, AVM'leri, ormanları, Marmaray projesini, gökdelenleri, kısacası bütün İstanbul'u mercek altına alan Ekümenopolis'i ilk seyrim değildi ama Gezi'de izlemek başka keyifti…



Sabah uyuya kalanlar çalar saat niyetine Bandista parçalarıyla uyandırıldı ve gün halaylarla karşılandı. Biz parktan ayrılırken ortalama 60 kişi vardı. İşe gidecekler dahil.. Orada sürekli birilerinin olması önemliydi. Böylesine masum bir toplanmanın böyle büyük bir direnişe dönüşeceği aklımın ucundan geçmemişti. 




Fotoğraflar: 



28 Nisan 2013

Mecliste!

Çocukları lezbiyen, gey, biseksüel, trans bireyler olan bir grup anne babanın mücadelesini konu alan 'Benim Çocuğum'  belgeseli 15 Nisan Pazartesi günü, Ankara'da vekiller için gösterildi. Filmi izleyen milletvekilleri "Keşke daha çok vekil izlese ve bu hak arayışına ortak olunsa" görüşünde birleşti.

"LGBT BİREYLERİN HAK ARAYIŞLARINA 
ORTAK OLUNMALI" 

Çocukları lezbiyen, gey, biseksüel, trans bireyler olan bir grup anne babanın mücadelesini konu alan 'Benim Çocuğum' belgeseli, 15 Nisan Pazartesi günü milletvekilleri için gösterildi. Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştirilen özel gösterime CHP’den Melda Onur, Gürsel Tekin, Sezgin Tanrıkulu, Aykan Erdemir, Tufan Köse ve AKP’den Safiye Seymenoğlu’nun yanı sıra çeşitli partilerden milletvekili danışmanları katıldı. Gösterim öncesi bir konuşma yapan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü Murat Çekiç, "Bu filmde birkaç anne babanın sadece kendi çocuklarının değil başkalarının çocuklarının da yükünü nasıl sırtlandıklarına, hor görülen, eziyet edilen, hatta öldürülen LGBT bireyler için nasıl mücadele ettiklerine tanık oluyoruz. İzleyen herkesin bu adalet arayışına ortak olmasını diliyoruz" dedi.


"AYRIMCILIĞA VE ŞİDDETE DUR DEMELİ"

Aralarında Recep Tayyip Erdoğan, Fatma Şahin, Ali Babacan, Beşir Atalay gibi isimlerin de bulunduğu 500'ün üzerinde bürokrata davetiye yolladıklarını açıklayan Yönetmen Can Candan, ise gösterime katılan vekil sayısının az olmasından yakındı.


Bu cesur ve ilham verici ebeveynlerden öğrenecek çok şey olduğuna işaret eden Candan açıklamalarını şöyle sürdürdü: "Filme konu olan aileler LGBT hakları mücadelesini toplumun kıyılarından alıp, merkezine taşıdılar. Hikayelerini paylaşarak insanların kalplerine dokundular, düşüncelerini değiştirdiler. Bu filmi yapmaya karar verdiğimiz 2010 yılından beri, Türkiye’de onlarca LGBT birey öldürüldü. Bu ayrımcılığı ve şiddeti derhal durdurmamız gerekiyor. Bu film aracılığıyla onların hikayelerini dinlemek ve eylemlerine dahil olmak bunun için iyi bir başlangıç olabilir. Bu yüzden vekillerle beraber bu filmi izlemeyi çok önemsedik. Filmi şubat ayından bu yana 5 bini aşkın kişi izledi. !f Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin yanı sıra Boğaziçi ve Kadir Has üniversitelerinde özel gösterimler yaptık. 17 Nisan'da da Sabancı Üniversitesi’nde göstereceğiz." Varşova Türk Filmleri Haftası, Eskişehir Uluslararası Film Festivali, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, Ege Belgesel Film Günleri, Filmamed Diyarbakır Belgesel Film Festivali gibi ulusal ve uluslararası festivalden davet almaya devam ettiklerini söyleyen Candan, "Amacımız mümkün olduğunca çok yerde filmi seyirci ile buluşturarak LGBT bireylerinin hak arayışına destek olmak" dedi.

VEKİLLER NE DE?


"LGBT BİREYLERİ REDDETMEK İNSANLIK AYIBIDIR"
GÜRSEL TEKİN / CHP İstanbul Milletvekili
"Dün televizyon kanallarından birinde, bir siyasetçinin yaptığı açıklamaya tanık oldum. Bu konu hakkında parti olarak ne düşündükleri sorulduğunda yanıtı ıslah edeceğiz oldu. LGBT bireyleri kabullenmemek, reddetmek insanlık ayıbıdır. Özellikle Avrupa ülkelerinde eşcinsel belediye başkanları, milletvekilleri, bakanlar var. Cinsel yönelimleri hiç kimsenin umurunda değil. LGBT bireyler hayatımızın bir parçası. İnsanlık tarihine baktığınızda bu durumun yeni olmadığını göreceksiniz. Bu kadar kapalı bir toplumda, yüreklilik göstererek, böyle bir belgeselde yer aldıkları için aileleri ve bu filme emeği geçen herkesi yürekten kutluyorum. Verdikleri mücadeleyle milyonlarca aileye rehber olacaklarını düşünüyorum."


"BU FİLMİ BÜTÜN AİLELER İZLEMELİ"
AYKAN ERDEMİR / CHP Bursa Milletvekili
"Türkiye'deki bütün ailelerin görmesi gereken bir film. Bu filmi izleyen vekillerin daha doğru kararlar vereceklerine, vicdanlarının sesini dinleme olanağı bulacaklarına inanıyorum. Böylece, Türkiye'de hem yasal değişimin hem de toplumsal dönüşümün önü açılacak diye düşünüyorum. Toplum olarak bir zihniyet değişimine ihtiyacımız var. Bu zihniyet değişimde, yasalardan çok filmdeki ailelerin sesinin itici güç olacağını düşünüyorum. Birebir görüşmelerimde dilim döndüğünce konuyu izah etmeye çalışıyorum. Ancak şunu biliyorum ki ne akademisyen ne de vekil olarak bir anne-baba kadar etkili anlatamam. Bu filmi izleyen vekillerin günü geldiğinde nefret suçları, anayasada cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği gibi konularda doğru kararı verebileceklerine inanıyorum. Bu yüzden filmi, milletvekillerini ikna edebilmenin, zihniyetlerinde bir sıçrama yaratabilmenin önemli bir aracı olarak görüyorum."

"KEŞKE İKTİDAR PARTİSİ DE BU FİLMİ İZLESE"
MELDA ONUR / CHP İstanbul Milletvekili
"Film aslında aramızdaki insanların yaşadıkları, bizim görmek istemediğimiz, bihaber olduğumuz sorunları çok güzel, çok naif, çok içtenlikli olarak dile getiriyor. Ben bu filmin toplumdaki bakış açısını değiştireceğini düşünüyorum. Bu durumla yüzleşmemiz, kabullenmemiz ve bu insanların yaşam alanlarını artırmamız lazım. Keşke iktidar partisi de bu filmi izleme olanağı yaratsa. Ülkemizde engelliler, etnik azınlıklar gibi dezavantajlı gruplar var. Her biri ilk başta yok sayıldı, sonra göz önünde bulundurulmak istenmediler, ardından hadi şu haklarla idare edin denildi. Bir noktadan sonra kendilerine alan açmaya başladılar. Kadınlar eşitlik mücadelelerini yüzyıllardır veriyorlar, kar kurt diye başladığımız Kürt hareketinde bugün gelinen nokta çok önemli. LGBT bireylerin de bir gün hakları olan yerleri alacaklarına gönülden inanıyorum."


"BU BİR SAĞLIK SORUNU DEĞİL"
SEZGİN TANRIKULU / CHP İstanbul Milletvekili
"Sadece hak temelli bakan, insan haklarını gözeten vekillerin değil, LGBT bireyleri görmezden gelen, yok sayan vekillerin de burada olmasını isterdim. LGBT bireylerin toplumdaki herkesle eşit haklara sahip olması lazım. Ancak biz biliyoruz ki Türkiye gibi toplumlarda bu söz konusu değil. Cinsel yönelimlerini aile içinde bile gizlemek zorunda kalıyorlar, toplumun dışına itiliyorlar, hayatın hiçbir alanında eşit haklara sahip olamıyorlar. Cinsel yönelimlerin sağlık sorunu olarak görülmesine son verilmesi açısından bu film bir duyarlılık yaratacak. Farklı cinsel yönelimleri olan bireylerin eşit muamele görmesi, zihniyet dışında mevzuatın da değişmesine bağlı. Toplumsal duyarlılığın artması açısından çok değerli bir çalışma. Emeği geçen herkesi kutluyorum."  




  

AYRINTILI BİLGİ İÇİN:

MEHTAP DOĞAN 
Medya Direktörü

Media Partner İletişim Danışmanlığı
Şehit Asım Cad. 43/3 Ilgın Han Kat:1 Beşiktaş / İstanbul
T: 212 327 32 46 G: 535 740 84 98 M: mehtapdogan@mpiletisim.com





 _________________________________________

2013 • 82 dakika  • Renkli •  Türkçe
Yönetmen: Can Candan
Yapım: Surela Film
Yapımcılar: Can Candan, Ayşe Çetinbaş, Gökçe İnce
Ortak Yapımcı: H. Metehan Özkan
Görüntü Yönetmeni: Oğuz Yenen
Ses: Öğünç Hatipoğlu
Kurgu: Gökçe İnce
Yardımcı Yönetmen: Boysan Yakar
Danışmanlar: H. Metehan Özkan, Mehmet Tarhan
Fimdeki Ana Karakterler: (Anne Babalar) Ömer Ceylan, Şule Ceylan, Günseli Dum, Pınar Özer, Sema Yakar, Nilgül Yalçınoğlu, Zeki Yalçınoğlu. (Aktivistler) H. Metehan Özkan, Mehmet Tarhan


fotoğraflar: sibel tekin

13 Nisan 2013

Ankara'ya gidiyoruz



ANKARA'YA GİDİYORUZ
VEKİLLERLE BİRLİKTE
BEM ÇOCUĞUM'U İZLEMEK İÇİN!

Milletvekilleri, 15 Nisan Pazartesi günü, çocukları LGBT bireyler olan Türkiyeli bir grup anne babanın hikayelerini konu alan Benim Çocuğum'u izlemek için bir araya gelecekler. Filmin gösterimi Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştirilecek. Gösterime, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin de davetli.


İlk kez Şubat 2013’te !f Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gösterilen ve bugüne kadar 5 bini aşkın kişi tarafından seyredilen 'Benim Çocuğum' belgeseli, çocukları lezbiyen, gey, biseksüel, trans bireyler olan Türkiyeli anne babaların hikayelerini topluma taşımaya devam ediyor.






Çocukları LGBT bireyler olan ailelerin hikayelerini konu alan Benim Çocuğum, 15 Nisan Pazartesi günü vekiller için gösterilecek. Bütün vekiller Meclis yakınında bulunan Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde gerçekleştirilecek gösterime davetli…


Gösterime çocukları lezbiyen, gey, trans bireyler olan LİSTAG'lı aileler de katılacak.



KAMPANYA BAŞLATTILAR

LGBT Aileleri İstanbul Grubu (LİSTAG), seslerini daha çok vekile ulaştırmak amacıyla change.org'da "Vekillerimizi Benim Çocuğum Gösterimine Bekliyoruz" kampanyası başlattılar. 




 




Ailelerin "Bizler, çocukları eşcinsel ve trans bireyler olan anne babalar olarak cesaretle ve samimiyetle kameranın karşısına geçip neler yaşadığımızı Benim Çocuğum belgeselinde anlattık. Sayın Meclis Başkanı Cemil Çiçek'le yapılan görüşmeye dayanarak vekillerimize ve eşlerine Meclis yakınında bir gösterim düzenledik. Bu özel hikayelerimizi vekillerimizle paylaşmayı gönülden diliyoruz" cümlesine yer verilen kampanyaya dileyen herkes destek verebilecek.





15 Nisan Pazartesi günü, saat 19:00'da başlayacak etkinliğe filmin yönetmeni Can Candan'ın yanı sıra film ekibi ve LİSTAG'lı aileler de katılacak.



 KAMPANYA ADRESİ:



FİLM HAKKINDA
________________________

2013 • 82 dakika  • Renkli •  Türkçe
Yönetmen: Can Candan
Yapım: Surela Film
Yapımcılar: Can Candan, Ayşe Çetinbaş, Gökçe İnce
Ortak Yapımcı: H. Metehan Özkan
Görüntü Yönetmeni: Oğuz Yenen
Ses: Öğünç Hatipoğlu
Kurgu: Gökçe İnce
Yardımcı Yönetmen: Boysan Yakar
Danışmanlar: H. Metehan Özkan, Mehmet Tarhan
Fimdeki Ana Karakterler: (Anne Babalar) Ömer Ceylan, Şule Ceylan, Günseli Dum, Pınar Özer, Sema Yakar, Nilgül Yalçınoğlu, Zeki Yalçınoğlu. (Aktivistler) H. Metehan Özkan, Mehmet Tarhan
Basın Danışmanı: Mehtap Doğan



28 Mart 2013

Sizi yakından tanıyabilir miyiz?

MEHTAP DOĞAN
Media Partner İletişim Danışmanlığı
Medya Direktörü

Linkinsankaynaklari.com'dan Seda Tokgöz'ün röportajı... 



  • Sizi yakından tanıyabilir miyiz?
 Uludağ Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldum Aslında gazeteci olmak istiyordum ama ailem, öğretmenlerim, arkadaşlarım bu alanda eğitim almamın daha iyi olacağına ikna ettiler. Ders çalışmaktan pek keyif almayan bir öğrenciydim. Bölüme kaydımı yaptırdıktan kısa bir süre sonra dağcılık, fotoğrafçılık gibi öğrenci kulüpleriyle ilişkilendim. 1993 yılında tiyatroyla uğraşmaya başladım. İlk sahne deneyimini Lefke Avrupa Üniversitesi’nde yaşadım. Üniversitenin tiyatro kulübü tarafından sahnelenen Woody Allen’ın Tekrar Çal Sam isimli oyununda “Entel Kız” karakterini canlandırdım. 1994 yılında Uludağ Üniversitesi Oyuncuları’na dahil oldum   Hayvanat Bahçesi Masalı, Ada, Dört Mevsim gibi pek çok oyunun sahnelenmesine katkı sağladım. 1996–97 sezonunda UÜO’nun yönetiminde görev aldım. Tiyatroya duyduğum ilgi zamanla sinemaya yöneldi. Bugüne kadar 10′un üzerinde filmin yapım sürecinde yer aldım.
Daha ikinci sınıftayken basında iş aramaya başladım. O dönemler en iyi yerel gazetelerden biri olan Bursa Haber Gazetesi’ne gittim. Aslında kültür sanat alanında çalışmak istiyordum. O alanda açık olmayınca ekonomi servisinde işe başladım. Sanırım mesleki hayatımdaki en büyük şanslarımdan birisi buydu. Servis şefimiz Dilek Göral bana haber yazmaktan sayfa tasarlamaya, gazetecilik etiğinden çalışan haklarına kadar pek çok şeyi öğretti. Hala güzel bir iş aldığımda, bir işi başarıyla sonuçlandırdığımda onun bana verdiği emeklerin büyük payı olduğunu  düşünürüm. 
Ekonomi alanında çalışmaya istemeden başlamış olsam da sonrasında bu avantaja dönüştü. Uzun süre İMKB muhabirliği yaptım. Uzmanlık gerektiren bir alandı ve heveslisi daha azdı. Bu nedenle daha iyi koşullarda çalıştım, işten çıkarılma riskim azdı ve iş bulmam daha kolay oldu.
Radyo hariç, basının her alanında görev aldım. Televizyonculuk da yaptım, dergicilik de… Türkiye’de gazetecilik yapmak pek kolay değil. Çok uzun mesailer yapıp çok ağır koşullarda çalışmanıza rağmen karşılığını alamıyorsunuz. Mesleğe başladığım yıllarda bunu çok fazla sorgulamıyordum. Kanalda yatıp kalktığımı, evime günlerce gidemediğimi, aylarca maaşımı almadan, sigortam yatmadan çalıştığımı biliyorum. Ancak bütün bunlara rağmen çalıştığım en berbat yerin bile bana ciddi deneyimler kazandırdığını görüyorum. Şimdi bir televizyoncunun nasıl bir görüntüye ihtiyacı olduğunu, hangi görüntülerin işine yarayacağını, nasıl kurgulanması gerektiğini, dergilere, gazetelere bülten gönderirken, haber önerirken neleri göz önünde bulundurmam gerektiğini iyi biliyorum. Gazeteci de benden gelen metnin ya da önerinin reklam değil haber niteliği taşıdığını biliyor. Basında geçirdiğim 17 yıl nedeniyle iş ve arkadaş çevremin de büyük bölümü gazetecilerden oluşuyor. Ben bütün hayatı iş ve ev olanlardan değilim. Sinemayla, fotoğrafla, karikatürle ilgileniyorum. Boyamayı, kesmeyi, biçmeyi, yapıştırmayı seviyorum. Gideceğim atölyenin, kursun illa mesleğimle ilgili olması gerekmiyor. Ben aslında buralardan besleniyorum. En son Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun sanatını yaşatmaya çalışan Hughette Eyüboğlu’ndan yazma yapmayı öğrendim. Kalıp yaptık, uyguladık ve boyadık.  Bütün bu faaliyetler organizasyon becerimi geliştirdi, farklı çevreler ile ilişki kurmamı sağladı, beni pratikleştirdi, bazı şeyleri daha erken ön görmemi sağladı…
Alan değiştirdiğinizde zorlandınız mı?
Bundan birkaç yıl önce bir belgesel çekimi için Kars’a gitmiştim. Döndüğümde bir PR ajansından görüşmeye çağrıldım. İşe alındığımı öğrendiğimde bir banka oturup dakikalarca ağladım. PR sektörüyle ilgili olumsuz bir algım vardı. Sanırım masanın öteki tarafına geçmeye de hazır değildim. Sadece güzel kadınların, yakışıklı adamların PR yapabilecekleri, mutlaka çok şık olmanız gerektiği gibi genel bir algı var. Ben bu işi yapmanın ön koşulunun bu olduğuna inanmıyorum. PR tarafında meslek standartlarının geliştirilmesine, ilkeli çalışma koşullarının yaratılmasına, basın ve PR etiğine hakim deneyimli kadroların artırılmasına ihtiyaç var ancak zaman zaman gazetecilerin de anlayışına ihtiyaç duyuyoruz. Bu nedenle bocaladığım çok zaman oldu. 20′li yaşlarda bir gazeteciden, bütün deneyimlerim hiçe sayılarak, “basın etiği” dersi aldığımda, yüzüme telefon kapatıldığında, sen beni nasıl tanımazsın diye çıkışıldığında “Aman Allahım benim burada ne işim var” dedim ya da “ben aptal değilim” demek istedim…
Türkiye’de pek çok firma bu alanda danışmanlık almaya alışkın değil.. Bu nedenle tanıtımlarının kendi istedikleri şekilde yapılmasını dayatabiliyorlar. Bir yere bağlı çalışıyorsanız bunun basın tarafında krize yol açacağını bile bile yapmak zorunda kalabiliyorsunuz. Bu sefer de gazeteciler ile sıkıntı yaşıyorsunuz. Ben böyle bir şeye itiraz ettiğimde patronum tarafından “artık gazeteci olduğunu unut” diye uyarı almıştım. Aksine böyle bir iş yaparken gazeteci olduğunuzu aklınızdan çıkarmamanız gerekiyor. Bizim işimizde nitelikli haber üretmek, gündemi takip etmek, gündeme uygun içerik sağlamak ve basınla iletişimde doğru dili kullanmak önemli. Basın deneyimi olmayan, meslek etiğini, haber yazmayı bilmeyen kişilerin medya ilişkilerini yürütmesini doğru bulmuyorum. Bence gazetecilerin PR’cılara zaman ayırmak istememelerinin en önemli nedenlerinden biri bu. Aşırı ısrar, yanlış üslup, niteliksiz metinler bu olumsuz algıyı güçlendiriyor. Şimdi yaptığım işten çok keyif alıyorum. Etrafımdaki herkes de “nihayet kendine uygun bir iş buldun” diyor.
  • “ Media Partner ” ismi nasıl ortaya çıktı?
Biz iletişim danışmanlığında sevdiğimiz işi yaparak fark yaratmaya çalışan bir ekibiz. Uzun yıllar gazetelerden, dergilerden, televizyon kanallarından, festivallerden, konserlerden, en önemlisi hayattan biriktirdiğimiz deneyimlerimizi bir araya getirerek Media Partner İletişim Danışmanlığı’nı kurduk. Ben çocukluğumdan beri yaptığım şeyin ilginç, farklı, orijinal, yaratıcı olmasını çok önemserim. Bu işi kurarken de böyle şeylerin peşindeydim. İsmimizi çok düşündük ama sonra en düz olanına karar verdik. Kullanımı kolay, anlaşılır, yaptığımız işi özetleyen, hem yurtdışında hem yurtiçinde aynı çağrışımı yapacak bir isim olsun istedik. Çalıştığımız firmaları, kurumları ya da kişileri “müşteri” olarak görmüyoruz. Bu nedenle de sonuna “partner”i ekledik.
  • “ Media Partner” neler yapıyor?
PR Sektöründeki pek çok şirketten ekibimizle ayrışıyoruz. Her birimizin basının yanı sıra tiyatro, sinema, fotoğrafçılık gibi alanlarda önemli deneyimleri var. Biz yaptığımız işi sevmeyi öncelikledik ama ekonomi basınından edindiğimiz deneyimleri de bir kenara koyamadık. Daha çok kültür sanat üzerine yoğunlaştık. Çünkü ilişkilendiğimiz sanatçıların ajanslara derdini anlatmakta zorlandıklarına tanık olduk. Kısacası ihtiyacı çok net gördük. Şimdi ağırlıklı olarak kültür sanat alanında çalışıyoruz ancak iş dünyasına da hizmet veriyoruz.
Genç bir şirket olmamıza rağmen 2012 yılını oldukça iyi geçirdik. Ruhi Su 100 Yaşında, 15. Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali gibi önemli etkinliklerin basın çalışmalarını yürüttük. Can Candan’ın yönetmenliğini üstlendiği Benim Çocuğum basında büyük yankı uyandırdı. Müzisyen Özgür Demir’in, Korhan Futacı ve Kara Orkestra’nın tanıtımlarını yaptık. Hollanda ortaklı oturma grubu üreticisi Danca Türkiye, Apimaye Arıcılık Ekipmanları, Hedef Yelken, Belgesel Sinemacılar Birliği, Arşivist Dijital Belgesel Kütüphanesi, Serbest Müzisyenler Derneği gibi firma, kurum ve STK’larla çalışıyoruz.  
  • Kurum ya da kişiler ile çalışırken bir kriteriniz var mı? Yoksa bir değerlendirme yapıyor musunuz?
Elbette değerlendiriyoruz. Bize çok aykırı gelen, kanımız uyuşmayan, gazetecilerle ilişkimizi zedeleyecek, çizgimize zarar verecek, bizi kötü bir pozisyona sokacak işi yapmaktan kaçınıyoruz. Danışmanlık hizmeti verdiğimiz için bizi dinleyecek kişilerle iş yapmayı tercih ediyoruz. Şimdiye kadar yolumuz böyle kişilerle kesişti, bundan sonra da böyle devam etmesini umut ediyoruz.
  • Mesleğinizden keyif aldığınız ya da sizi zorlayan yönleri neler?
Bugüne kadar hep keyif alacağımız ve destek vermek isteyeceğimiz işlerin tanıtımını yaptık. Yaptığımız bir işin sayfalarca bir gazetede yayımlanması, günlerce görünür olması, önemli kalemlerin konuyu ele alması, televizyon kanallarında konu edilmesi bizi sevindiriyor. Yaptığımız işin birlikte çalıştığımız kurumlara, şirketlere ya da kişilere katkı sağlaması da mutluluk verici. Bir takım güçlükleri elbette var. Yaptığınız bir hata müşterinizin ciddi bir kriz yaşaması, imajının zedelenmesi gibi telafisi zor sonuçlara sebep olabilir. Bu nedenle çok dikkatli davranmanız gerekir. Neyse ki şu ana kadar öyle bir şey yaşamadık.
  • Bu kadar yoğunluk içinde, bir gününüz nasıl geçiyor?
Farklı şeylerle uğraşmayı, yeni şeyler keşfetmeyi, yeni kişilerle tanışmayı seviyorum. Bu yüzden iş dışında bir sürü şey için de koşuşturuyorum. Bunun beni beslediğini düşünüyorum. Ekonomi Gazetecileri Derneği, Tünel Sanat Derneği, Belgesel Sinemacılar Birliği ve Sosyalist Feminist Kolektif’in üyesiyim. 10 yılı aşkın süredir ulusal ve uluslararası festivallerde, kent gösterimlerinde aktif olarak çalıştım. 4 yıldır 1001 Belgesel Film Festivali’nin yürütme kurulundayım. Alanya Sinematek Derneği ve BSB tarafından organize edilen “Belgesel Sinema Tatilde” isimli atölyede genel koordinatörlük yaptım. “Bir Hayalin Provası: Drama Çiftliği” isimli filmin yönetmenliğini üstlendim. “Nağıl Neneleri”, “Canıyla Oynayanlar” isimli belgesellerle, “Tatlıya Her Zaman Yer Vardır” isimli kısa filmde yönetmen yardımcısı olarak çalıştım. “Gıdı Gıdı”, “Hayatım Pul: Bir Filateli Öyküsü”, “Doğum Yerim Manastır”, “Kayıp” gibi pek çok filmin basın danışmanlığını yürüttüm. “Sorry Bacı” ve “Yürüyen Düşler” filmlerinde koordinatör olarak yer aldım. Ayrıca gezi ve çekim deneyimlerimi paylaştığım geziyorum-cekiyorum.blogspot.com isimli bir bloğum var.
  • Gerçekleştirmek istediğiniz bir hayaliniz ya da bir projeniz var mı?
İş ortağım Emel Coşkun ile birlikte “Bir Hayalin Provası: Drama Çiftliği” isimli bir film çektik. Üzerinde çokta uğraştık. Salonlarda sahneye çıkmak yerine kamyon kasaları, okul sıraları üzerinde köylülere oyunlar sahneleyen idealist bir tiyatrocunun hikayesiydi. Köylülere oyunculuk eğitimi veren, birlikte oyunlar sahneleyen Nedim Buğral, bir ahırı tiyatro eğitimi vereceği bir yere dönüştürmüştü. Drama Çiftliği yürümedi. Nedim burada hayalinin provasını yaptığını söylüyordu. Benim için de filmin böyle bir karşılığı var. Film bir türlü içimize sinmedi. Bu yüzden bir yerlerde göstermekten kaçındık. Tekrar kurguya girecek vakti de bulamadık. Biz de Nedim gibi bir hayalimizi prova etmiş olduk… 
Gezmeyi, uzun yolculuklar yapmayı çok seviyorum. Daha fazla gezebilmeyi isterim…
Can Yücel’in “Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz” diye bir sözü var. Ağaç olup kök salmak istemiyorum… Bir süredir yaptığım gezileri, gittiğim çekimleri bloğa giriyorum. Yeterince vakit ayıramadığım için henüz istediğim gibi değil ancak unuttuğum pek çok ayrıntıyı hatırlamamı sağlıyor. Bu nedenle yazmaya gayret ediyorum. Konformist biri değilim. Her koşulda, her yerde kalabilirim. Sadece şehir meydanlarını, müzeleri değil, köyleri, kasabaları gezmekten, insanların hikayeler dinlemekten keyif alıyorum. Profesyonel bir rehberle değil yöreden birileriyle gezeyim, orada yaşayanların fotoğraflarını çekeyim, anlattıklarını kaydedip sözlü tarih arşivi oluşturayım istiyorum.. Belgesel sinemayı da bu yüzden seviyorum. Çok ağır koşullarda çalıştığım dönemlerde bile yapmaktan zevk aldığım şeyler için fırsat yarattım. “Bazen ne şanslısın, her yeri gezdin” diyorlar. Ben şansımı kendimin yarattığını düşünüyorum.